RE-bohem
Kibrit çöplerinden yapılmış kutularında yaşayanlara müjdemiz var! Artık bir kıvılcımla tüm duvarları yakabilirsiniz. Çünkü bohem geri döndü!
Modaya uyup bohem de makyajsız sokağa çıkmadı ve geri dönüşünü sessiz sedasız yapmak yerine biraz daha şaşaalı olmayı tercih etti.
Şimdilerde boheme bir Puccini edasıyla değil de lüks dergilerde, zıplayan renklerden oluşan bir palette ya da bir ürün kataloğunda rastlamak mümkün.
Sienna Miller, Seneca Rising ve Zadig Voltaire bohemi damarlarımıza enjekte edenlerden. Türkiye’de ise bayrağı Sona Ertekin taşıyor. Bohemin geri dönüşünü Rock’n Coke festivallerinde, Kadıköy ve Galata’nın geçirdiği değişim süreciyle de hissetmek mümkün. Çeşitli markalar da bohemi
ürünlerini çekici kılmak için kullanıyor. Bunların arasında Koçtaş, Diesel Loverdose ve Make Up For Ever’ı saymak mümkün. Cosmopolitan Bride dergisinin sayfaları da Pera Residence Asmalımescit de bohem kokuyor.
Nerde karşımıza çıkarsa çıksın bohem sadece ismi, cismi ve resmiyle değil; sisiyle pusuyla da geldi. Köşeleri biraz törpülemeye; geleceği tasmasından kurtarmaya ve bizi elimizde harita olmadan, bilinmeyen bir yerlere götürmeye geldi. Hoş geldi.
Sahi, şimdiye kadar siz nerelerdeydiniz?
EJDERHA YILI
Masallardan, efsanelerden tanırız onu. Rüştünü/gücünü ispat etmek isteyen her kahraman uğramıştır onun mağarasına/şatosuna. Prensesi elinden kurtarmak için kendinden kat kat büyüklükteki bu yaratığı, kitapların son sayfalarında, filmlerin son dakikalarında yok edişine tanık oluruz genelde.
Çocukken onun tüm özelliklerine sahip olmak ister belki de kimilerimiz… Ağzından ateş saçar, kocamandır, kanatları vardır; uçar ve güçlüdür. Daha ne olsun. “Neden böyle varlıklar ve efsaneleri günümüzde yok?” dedirten bir varlıktır aslında hayal dünyamızda. Hayal ettiğimiz şeylerle iyi veya kötü yüzleşmek, onlara dokunmak, onları görmek isteriz, belki de bundandır merakımız.
Bu mitolojik yaratık Doğu’nun ve Batı’nın farklılığını da simgeler bir taraftan. Batı’da uğursuzluk, kötü güçler, canavar hatta şeytan benzetmesi yapılırken Doğu’da ise pusuladaki gibi tam tersini göstermektedir. Şans, uğur, insanların dostu ve kutsal bir yaratıktır. Bilgeliği ve gücü simgeler, doğudaki imparatorların en çok kullandığı sembollerdendir. Batı’daki olumsuz tasvirlerin sebebi de bundandır belki de.
Kimilerine göre ejderha fiziksel görünüşü itibariyle birçok hayvanın karışımıdır. Gözü, kulağı, kuyruğu, pençeleri, boynu, üzerindeki pulları…
Toplama bir yaratık gibi görünmesi hayali bir yaratık olmasını destekler niteliktedir ve fantastik literatürde birçok versiyonuyla karşımıza çıkmaktadır.
2012 senesi Çin Antolojisi’ne göre Ejderha Yılı olarak geçiyor. Diğer yıllar ise Fare, Boğa, Kaplan, Tavşan, Yılan, At, Keçi, Maymun, Köpek, Horoz, Domuz isimleriyle anılıyorlar. İnanışlarına göre her bir yılın farklı manası var ve 12 senede bir tekrarlanıyorlar.
Hâl böyleyken, bu kadar hikayesi olan, fantastik ve efsaneleşmiş bir yaratığın dünya çapında birçok firmanın iştahını kabartması kaçınılmaz. Hele Çin gibi 1 milyarı aşkın nüfusu olan bir ülkeyse konu. Pazarlamanın doruklarına ulaştıran bu efsaneler, hikayeler, inanışlardan ejderha da nasibini alacak gibi.
Form itibariyle birçok ürüne adapte edilebilmesi ve görsel olarak da zengin bir karakter olması önümüzdeki günlerde birçok şekilde karşımıza çıkacağının göstergesi. Çin’i büyük bir pazar olarak gören dünyanın önde gelen moda markalarından tutun da futbol kulüplerine kadar birçok kuruluş bu yıla iyi hazırlanmış olsa gerek.
Filmlere ve kitaplara konu olmuş bu mitolojik varlık kıyafetlerde, formalarda, saatlerde, takılarda, çantalarda, desenlerde, özel tasarımlarda, çağımızın ihtiyacı olduğu düşünülen “şans getirir” sloganıyla birçok yerde karşımıza çıkmaya başladı.
Ejderha’nın şans getirmesi dileği ile…
Evlenme, Boşanma ve Aile İlişkilerine Dair
Evlenme oranı düşüyor, boşanma oranı artıyor. Peki boşanmayı kim istiyor?
2007 yılındaki 9,09’luk evlenme oranı 2010 yılında 7,98’e düştü. En yüksek evlenme oranı Kuzeydoğu Anadolu Bölgesi’nde.
2007 yılındaki 1,34’lük boşanma oranı 2010 yılında 1,62’ye yükseldi. Boşanma oranı en yüksek Ege Bölgesi’nde.
Kadınlar erkeklerden cimri ve sorumsuz oldukları için boşanırken erkekler için en önemli gerekçe kadının kendi ailesine düşkün olması.
Boşanmayı talep edenler genelde %58 ile kadınlar, %8,9 ile erkekler.
2002 ve 2008, 2009 yıllarında boşanma oranlarının diğer yıllara göre biraz daha yüksek olması boşanmaların ne kadarının anlaşmalı olduğunu düşündürüyor.
Boşanmaların %40’ı evliliğin ilk 5 yılı içinde gerçekleşiyor.
İskandinav modeli olarak bilinen, resmi nikahı olmayan çiftlerin çocuk sahibi olması ve evlenmeden birlikte yaşama olgusu giderek tüm Avrupa’da yaygınlaşıyor. Örneğin Fransa’da 1999’da uygulanmaya başlanan PACS (Sivil Dayanışma Anlaşması) bir tür «sivil evlilik» olarak yasalaştı. Ayrı veya aynı cinsten iki reşit vatandaş arasında ‘ortak yaşamlarını düzenlemek’ amacıyla yapılan bu hukuki akit, kanunen evlenemeyen veya evlenmek istemeyen ama birlikteliğini resmi hale getirmek isteyenler tarafından oldukça rağbet gördü.
Türkiye’de ise evlenmeden birlikte yaşamak toplumun sadece %13’ü tarafından kabul görüyor. Türkiye’de evlenmeden birlikte yaşamaya %80 oranında karşı çıkılıyor.
Gençlerin çoğunluğu evlenmeyi düşündüğü yaş olarak 24-27 yaş aralığını tercih ediyor. Genç kadınların %60’ı, genç erkeklerin de %50’si bu yaş aralığında evlenmeyi düşünüyor.
Japonya’da yeni ortaya çıkan trend: boşanma törenleri. Boşanmak isteyen birçok çift artık aile ve arkadaşlarının huzurunda boşanma törenleri düzenliyor.
Raporun tamamı için ceren@trendgroup.net adresine mail atarak bizimle iletişim kurabilirsiniz.
‘Sosyallik’ teknoloji boyutuna taşınınca ‘sosyal zombilik’ eleştirileri gelmeye başladı.
Çoğu ebeveyn kendisinin TV bağımlısı olduğunu unutarak çocukların bilgisayar ve internet bağımlılığından endişe duyuyor. “Eskiden şöyleydi, böyleydi” deyip duranlara yakın geçmişte “eskiye mazi derler” cevabı verilirdi.
Teknolojinin tahrip edici yanı yok mu? Var. Ama kaçınılmaz nimetleri de var.
En basiti, ana akım medyanın duyurmadıklarından haberdar oluyoruz…
Yazı ve görsellikle kendimizi ifade ederken başkaları hakkında da yabana atılmayacak izlenimler elde ediyoruz: Kullanılan kelimeler, ifade biçimi, imla, seçilen görseller kişiler hakkında inanılmaz ipuçları veriyor…
Anında bilgiye ulaşıyoruz. Ulaşmayı hem istediğimiz hem de istemediğimiz bilgileri filtreliyoruz…
Bilginin akıllı tasarımından bahsediyoruz…
Herkes işitsel değildir; infografik veya bilgi tasarımı gibi görsellerle görsel beyni kuvvetli olanlar daha fazla kaynağa erişmiş, işitseli kuvvetli olanlar da görsel taraflarını güçlendirmiş oluyorlar…
Kendimizi kolayca ve hızlı bir şekilde ifade ediyoruz…
Yüz yüze görüşme ve konuşma ağımızda olamayanlarla sosyal ağlarda iletişim kuruyoruz…
Yüz yüze tanışma fırsatımız olmayan farklı kişi ve kurumlarla tanışıyoruz…
Aktivizmi ve sokağa çıkmaları sosyal ağlardan başlatıp yayabiliyoruz…
Gelelim sosyal zombilik eleştirilerine:
Zamanı satın alıyoruz.
Hiç hayal kurmuyoruz.
Hep geride duruyoruz,
Adım atmıyoruz.
Üzmekten değil;
Üzülmekten korkuyoruz.
Sevmekten çekiniyor;
Uçmaktan ürküyoruz.
Hiç emek vermiyoruz.
Heyecanlanmıyoruz.
Hep ü-şe-ni-yo-ruz.
Peki biz nasıl yaşıyoruz?
Yaşantımızın boyutu artık Inch’lerle, Gigabyte larla, Megabyte’larla ölçülür oldu günümüzde.
Sosyal paylaşım sitelerindeki arkadaş sayılarımızla sanki küçük ordular kuruyor, etki alanımızı ve gücümüzü gösteriyoruz bilinç altımızda.
Komşularımızı wireless listesindeki rumuzlarından tanıyoruz. Merdivenlerde bir tanıdık görmeye korkar olduk, bir selam vermeye üşeniyoruz.
Ama sosyal ağların birinde tanışalı 5 dakika bile olmayan biriyle sohbetin dibine vuruyoruz.
Arkadaş, dost kavramı da önemini, anlamını yitiriyor. Bir tıkla arkadaş oluveriyoruz. Ne güzel!
Evrim geçiriyoruz… Hisleri, duyguları, dokunmayı, bir güzel sohbeti teknolojiye kurban ettik. Klavyeler aldı dilin yerini. Artık birbirimize klavyedeki tuşlar kadar yakınız, bir o kadar da uzak… Saatlerce karşısından ayrılamadığımız ekran; yemek, su, uyku gibi bir ihtiyaç oldu artık.
Çekirdek ailelerde bile artık herkesin sosyal ağlarda bir hesabı, bir profili var… Akşam herkes bir köşeye çekiliyor, yatana kadar zaman zaman ‘sevgilimiz, arkadaşımız, anamız, babamız’ olan ekranımıza gözlerimin kökü kızarana kadar bakıyoruz… Aman bir şey kaçırmayalım! Odadan odaya birbirimizi ‘dürtüyor’, bir suyu bile ‘mail’ vasıtasıyla rica ediyoruz. Gelmeyince de tepki adına bir ‘titreşim’ gönderiveriyoruz… Özel günleri, bayramları ‘copy paste’cümlelerle kişinin ‘duvar’ına yapıştırmak suretiyle kutluyoruz…
Sürekli birkaç adım önümüzde koşan son modaya yetişmeye dahil olmaya çalışıyoruz sosyal ağlarımız sayesinde. Şuursuzca… Ama koşarken cebimizden, çantamızdan düşen duyguların, değerlerin farkında mıyız acaba?
Artık bir sırayı, bir yemeği, bir yatağı ya da zamanı bile paylaşmaya ne tahammülümüz ne de halimiz kaldı… Kolay kolay ‘paylaşmak’ dururken ne gereği var…
Yani anlayacağınız, sosyal ağlarda sosyal olduğumuzu sanarak sosyal(leş)iyoruz gitgide…
Siz ne kadar sosyal zombisiniz?
Şehrin İlham Perileri
Peri olmak hele de ilham perisi olmak çok özenilesi. Müzeler, ilham ve bilgi perilerinin evi; museion Yunanca’da ilham perilerinin evi demek. Sanatı, bilimi ve tarihi toplayan, koruyan ve sergileyen mekanlar.
Sanatın ve farklı kültürlerin evi olan müzeler şehrin yeni beklentilerini karşılamak ve ziyaretçi çekmek için dönüşmeye başladılar: Müzelerin fonksiyonları ve hizmetleri hızlı bir dönüşüm içinde.
Artan müze sayısı hem yeni hem de mevcut müzeler için yenilikçi pazarlama stratejilerini gündeme getirdi. Dönüşüm ihtiyacını azalan gelir kaynaklarını yerine koyma ihtiyacı da körükledi.
Hem kamu hem de özel müzeler sürdürülebilir olmak için klasik pazarlama yöntemleriyle baş başa kaldılar: Hemen hepsinin ‘ayrışan özelliğim, gerekçem, hedef kitlem, misyonum’dan oluşan marka manifestoları yazılmaya başlandı. Müzelere profesyonel yöneticiler atandı, reklam ve halkla ilişkiler ajansları seçildi.
Sanata ev sahipliği yapan sanat galerilerini müzelerden ayrı tutmak gerekir: Teşvikiye gibi semtlerde neredeyse her apartmanın altında bir sanat galerisi var. Sanat galerileri mahallede bakkala, manava, kuaföre ve çiçekçiye komşu oldu. Caddeden sokak aralarına kadar geldiler. Sanat yatırım aracı, sanatçılar pazarlamacı olmaya başladı. Sanat galerileri interneti kullanıp yabancı yatırımcılara yöneldiler. Konumuz müzelere dönecek olursak: Müzeler kar amacı güden kurumlar olmamalarına rağmen sürdürülebilirlik adına pazarlamaya başvurmak zorunda kaldılar. Müzeye, sanatı koruyan, toplayıcı ve koruyucu misyonunun yanı sıra ziyaretçi çekim misyonu yüklenip biraz pazarlama biraz da üretim gözlüğünden bakılır oldu.
Üretim ve pazarlama perspektifi disneyvari bir anlayışla yapılmadığı sürece bunun müzeler için bir sakıncası yok; yeter ki ibre popidik disneyvari bir boyuta kaçmasın.
Müzeler ve sanat galerileri, bir şehri Berlin örneğinde olduğu gibi alternatif şehir haline getirmede büyük katkı sağlıyor.
Sanat ve kültür turizminin artmasına katkıları büyük. Son zamanlarda artan kalıcı veya güncel sergiler “şehirde AVM’den başka gidilecek yerler de varmış”ı dedirtiyor.
NENELER
Yüzündeki çizgiler yaşanmışlığı, ellerindeki izler tecrübeyi gösterirdi…
Anneannemin radyosunda Zeki Müren çalardı…Bakkalın atı bizim bahçede otlardı…Dolaplar naftalin kokardı…
Yaşlıydı, yavaştı, bitkindi ama her istediğini yapan en sadık, sır tutan, en iyi arkadaşındı…
Anlaşırdın aradaki onca yaşa rağmen…Üşenmezdi konu sensen…Yapardı, zaman mekan önemsizdi…
Her zaman bir gizemi vardı.Yaşlı eskimiş dolaplar, yüksek tavanlar, mozaik taşlar, oymalı koltuklar…Sürgülü aynalı dolabın içinde her zaman bir hikaye, bir macera, bir serüven saklıydı…Her açışında kapağını; yeni bir masala başlardın sanki…
Balkondaki sofada, bahçedeki dünyayı izlerken uyuyakalırdım bazen…Üzerime inceden bir örtü seriliverirdi…O güvendi…
Özgürlüktü o…Soğuk taşlara yalın ayak basmaktı…Şuursuzca koşmaktı…Atlamaktı…Zıplamaktı…Sevdiğin bir yemeği günlerce sıkılmadan yemek gibiydi…
Kızmazdı…Ses etmezdi…Güler geçerdi…Severdi…Oyunlar türetirdi…Eğlenceliydi…
Dağılırdı oyuncaklar, sanki hiç toplanmayacaklarmış gibi…Ses etmezdi…Seyrederdi……
Hergün yeni bir serüvene mekan olurdu; kocaman halılar, koltuklar, kanepeler…
Kızmazdı…Korurdu…Güçlüydü…Yıkılmazdı…Hatta ölmezdi…
Yaşanmışlık, bilgi, tecrübe, herşeyden vardı onda…Sorulan soruların tüm cevapları ondaydı…Bilgeydi…Sıkılmazdı, anlatırdı…
Yaptığı yemeğin tarifini sorsan, o da bilmezdi…Ama büyük bir ustalıkla koyardı malzemeleri, herşeyden yeterince, kıvamında…Reçelleri, börekleri, çeşit çeşit ekmekleri…
Tarhanalar serilirdi, biberler ipe dizilirdi, salçalar onun onayından geçerdi, turşuyu o kurardı, hamuru o açardı…şekerini, tadını, tuzunu herşeyini bilirdi…Kimse onun gibi değildi…Merak ederdin…
Bazen sihirbaz, bazen çizgi film kahramanı gibiydi…
Bir laf ederdi, kulağa hoş gelirdi…Düşünürdün, çözemezdin ama anlayan anlardı anlayacağını…
…Elindekilerle harikalar yaratırdı, yaratıcıydı…İyileştirirdi…Onunla bunu, şununla onu karıştırır; içirirdi…Tadı zehir gibiydi ama hikayesiyle şerbet…
Torunlarına harcardı maaşını, sanki ona yetecekmiş gibi…Mutlu olurdu…Prenses pasta ve limonataydı…Küçük oyuncak arabalardı…Ne istersen yapardı, bayram gibiydi, çok severdi; hissederdin…
Uzaklara dalar giderdi bazen…Anlam veremezdik küçükken…Şimdi anladık.
Kiminin anneannesi,Kiminin babaanesi,Kiminin ninesi, ama herkesin çocukluğunda mutlaka vardır böyle birisi.
Gonul Paksoy’un ne eksik ne fazla yemek tasarimlari. Cok matematiksel ve sanatsal. Yemegin tadini bastiran kapatan sarmisak yok. Yemekler ne az ne cok pistigi icin ve zeytinyagi ile taclandigi icin isil isil. Uzum pisince baska bir guzel olmus, sogan zeytinyagina cok guzel kurulmus, cilek yesile cok guzel baglanmis. Sunum ise master piece. Ayrica eminim bizim dusunmeden cope attigimiz incir kabugu gibi seyleri cok sorumluca degerlendirmistir.
